1 Eylül 2010 Çarşamba

Süper Babam

Gönderen Emre C.




Elleri belki onun kocaman elleri içinde kayboluyordu ama küçük kız bunu umursar gibi değildi. Deniz kenarında salına salına yürürlerken bu koca adamı gerçekten sevdiğini hissetti... (Gerçek sevgi nedir bilir misiniz? Herkesi sever olduk son zamanlarda. Hani bir yazımda diyordum ya sevdiklerimize seni seviyorum deme özürlüyüz, diye. Tam tersi sevmediklerimize de bir seviyorum deme huyu peydahlandı).Adama göre minnacıktı. Ellerini bırakmamacasına tutarken onun yüzüne baktı. Nasıl da kendinden emin yürüyordu. Dimdik. Tıpkı bir kurşun asker gibi. Aslan gibi... Biraz ilerleyip bir banka oturdular. Çok klasik bir sahne vardı artık gözlerimizin önünde: Deniz kenarı, oturma bankı ve çifte kumrular. Farklı olan kızın kendisini son derece güvende hissetmesiydi. Belki de onun gibi kızların bir çoğu bu güven duygusuna aşıktılar. Bu yüzden aşık oluyorlardı. Ama nasıl olmasındı? Baksanıza o kocaman elleri halen tutuyordu ve kendi elleri içinde yok gibiydi. Çocuğun yüzünde kızı gerçekten sevdiğini belli eden bir ifade vardı. "Seni herşeyden ve herkesten korurum" der gibiydi. Bu duyguyu nereden anımsadığını düşündü. Düşündü..düşündü...Küçükken babası da onu gezmeye çıkarırdı, bugün olduğu gibi. Aynı kocaman ellere yapışır, zıplaya zıplaya giderdi her yere. O kadar güven içindeydi ki... Yanında babası varken ona kimsecikler dokunamazdı. Aslan gibiydi babası. Onu çok seviyordu. Gerçek sevgi..

Yanlarında anneleri de olurdu ama o en çok babasının elinden tutmayı severdi. Annesinin elleri o kadar kocaman değildi çünkü. Eğer baba-kız başbaşa çıkmışlarsa, gene bugün olduğu gibi, bazen bir banka otururlardı soluklanmak için. Hemen dizine başını koyardı. Saçlarını okşardı o nasırlı, hayat dolu elleriyle küçük kızının. Küçük kız ise gözlerini kapardı.
(Sizce de gözlerimizi sadece güvende olduğumuz ya da güvende hissettiğimiz anlarda kapamaz mıyız?
Uyku ve ölüm.
Güvende hissetmeden uykuya dalabilir miyiz?
Ya da ölüm acaba bir güven duygusuyla birlikte mi gelir? Belki de tam güvenlik hali...sonsuza dek...)
Demek ki küçük kız kendini o kadar güvende hissediyordu ki gözlerini açmak istemezcesine kapatırdı. Kalkıp yürüseler de olurdu, orada sonsuza dek otursalar da. O minik bedeni bile biliyordu bu yılların su gibi akıp gideceğini ve bu koca adamdan bir gün ayrı düşeceğini. Önce üniversite, sonra ayrı şehirde bulduğu iş ve bir gün olacağına inandığı evlilik. Hiç birisi ayırmasaydı, evlilik muhakkak yollarını ayıracaktı. İşte sırf bu yüzden en az babası kadar çok seveceği, kendisini yanında sonsuz güvende hissedeceği birini aradı durdu yıllardır. İşte bulmuştu. Belki bu koca adam da en az babası kadar onu sevecekti. Beraber eski günlerdeki gibi yürüyüşlere çıkılıcak, bugün olduğu gibi bir bankta soluklanılacaktı. Biraz nazlansa kendisine en sevdiği pamuk şekerlerden (hani pembe pembe) bile aldırabilirdi. Dizine başını koyduğunda, o söylemeden, başı okşanabilir, gözlerini kapatabilirdi. Aynı duyguyu vermezdi belki ama aynı güven duygusunu yaratabilirlerdi birlikte. Belki de...
Bazı akşamlar, yemeklerde babasını izlerdi. Yorgun argın işten gelen bu dev adam ellerini yıkar - yıkamaz sofraya otururdu. Hiç bir zaman yemeklere laf etmez, afiyetle yerdi. Her seferinde ama her seferinde "Ellerine sağlık karıcığım" derdi. Nasıl da iyi bir insadı ki bu? Nasıl böyle olunabiliyordu? İşçiydi onun babası. Bir devlet işçisi. Elleri nasır doluydu ama yüreği hiçbir zaman nasır tutmamıştı. Belki de hep helal lokma peşinde koşturduğundandır. Evlatlarının boğazından hiç bir vakit haram lokma geçirtmemesindendir. Öğütleri de daima bu yöndeydi koca adamın.

Yemekler afiyetle yenirken, küçük kız babasını izlemeye devam ederdi. Bunu onu rahatsız etmeden yapardı. Yakalansa bile babası ona göz kırpar, yemeğine devam ederdi. Küçük kız kıkırdamaktan ölürdü. Güzel yıllardı. Ömrümün en güzel yılları bunlar olmalı diye düşünürdü. "
Daha mutlu olmam imkansız! Kim beni bu kadar sevebilir? Kim bana öyle şevkat dolu bakabilir? Kim beni böyle, olduğum gibi kabul edebilir ki? Hiç kimse.." derdi içinden...

Günler genelde birbirine benzerdi. Klasik bir işçi ailesi. Baba işten yorgun ve aç gelir. Ama sıkıntılarını asla evlatlarına yansıtmaz. O babadır çünkü. Bedeni gibi yüreği kocaman atıyordur ak göğsünde. Yemekler yenir, illaki demlenmiş çay hemen servis edilir. Orta ya da dar gelirli ailelerin en büyük zevklerinden biri, akşamları yemekten sonra, bütün ailecek içilen çaylardır. Hiç bir şey o seremoninin yerini tutmaz. Çocuklar da aldıkları bu mirası devam ettirir. Onlar da evlerinde aynı düzeni tutturmaya çalışırlar. Bir yanları her zaman eksik kalsa da...

Bir yandan çaylar içilirken, en ucuz eğlence kaynağı TV de açıktır. Ailecek sevilen bir dizi oynamaktadır. (belki de süper baba o yıllarda) Herkes kendisine bir rol biçer diziden. Fakat küçük kız babasına asla rol biçemez. Onun gözünde hiç bir baba onun gibi değildir. Asıl süper baba onun babasıdır. Bir keresinde bunu babasına söylediğinde nasıl mutlu olduğu gözlerinde canlanır. Onu dizine oturtmuş ve doyasıya öpmüştür. Acaba onu kim böyle samimi ve içten öpecektir ki? Sahi olabilir mi böyle biri? Var mıdır?


Onun dizinde otururken yüzünü daha yakından inceler. Babası hala televizyon seyretmektedir. Gözlerine bakar. İki simsiyah göz. Devam eder seyretmeye.. kaşları, geniş ve güven verici alnı, tombul yanakları, karakterli çenesi ve burnu. En çok burnunu sever babasının. Kimse bilmez bunu. Babası bile. (belki birgün söyler ona) Minik parmaklarıyla sıktırmaya bayılır. Babası bazen kızsa da genelde ses çıkarmaz bu küçük yaramazlığa. Babasını tümüyle, tüm haliyle sever ama en çok burnunu sever babasının küçük kız. En çok ama en çok babasını sever küçük kız...


Gözlerini açtı birden. Bugüne, şu ana döndü. Bir pamuk şeker yeme zamanında ne kadar çok şey geçirmişti zihninden. Ağzını sildi peçeteyle. Dudağının kenarındaki ufacık bir parçayı da yanındaki koca adam aldı. Bu ani dönüş onu üzmemişti; aksine mutlu etmişti. Çünkü ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü bu adamı seçmekle. Onun yüzüne kaydı gözleri. Babasına hiç benzemiyordu. Ama tek bir şey babasınınkini andırıyordu. Burnu...

Sonra elini kaldırdı denize doğru ve parmağındaki yüzüğe baktı. Yaklaşık beş yıldır taktığı yüzüğe... İçi huzurla doldu. Sanki gönlünün ırmakları daha bir dolu dolu akmaktaydı bugün. O ırmaklardaki balıklar daha neşeyle kıvrılmaktaydı berrak sularda. Birden ayağa fırladı ve "
Haydi gidelim canım" dedi. "Bizimkiler evde sıkılmıştır."

Kalkıp eve doğru gittiler. Aslında kızlarının güvende olduğuna emindi. Çünkü onu hayatta en güvendiği insana, babasına, emanet etmişti.


Ellerini koca bir adam tutuyordu... O adamı çok ama çok sevmekteydi... Sıcak yuvalarına doğru gidiyorlardı ve evde onları hayatta en çok sevdiği iki insan daha beklemekteydi...


Birden ağlamaya başladı. Bu mutluluk gözyaşlarını yol boyunca akıttı usul usul. Dünyanın en mutlu insanı ben olmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra defalarca tekrarladı...
çok şükür... çok şükür... çok şükür Allah'ım....binlerce kez şükür...

Emre C.


Not: Resim şuradan...


22 Haziran 2010 Salı

Güneşin Elleri Buz Gibiymiş Ne Tuhaf !

Gönderen Emre C.

Eskişehir'imin sokaklarında geziyorum. Bir rüyada mıyım yoksa bir rüyadan henüz mü uyanmışım bilmeden. Ama zaten ne zaman bu şehrin sokaklarında geziyor olsam içim bir tuhaf oluyor. Kendime bile anlatmakta sıkıntı duyuyorum ki size nasıl anlatsam?

Ben bu şehire geldiğim zaman bazen akşam vakti oluyor. İnsanların hepsi hızlı hızlı bir yerlere yetişiyor. İşte o anda zamanı durdurup herkesle tek tek konuşmak istiyorum. Nereye gidiyorsunuz? Orada ne yapacaksınız? Bu tramvaya kaçıncı binişiniz? Hayattan beklentileriniz neler? Yoksa işte öylesine yaşayıp gidenlerden misiniz?

Ya da benim gibi böyle aklı bu kadar garip çalışan biri var mı merak ediyorum. Herkesin bir sıkıntısı var muhakkak. Ya işiyle, ya eviyle ya da okuluyla ilgili kafasında soru işaretleri var. Ama bunlara ek olarak bir de insanlığı, ilişkileri, yaşamı benim kadar kurcalayan birisi daha var mıdır? (Elbette var. Bütün bu romanları yazanlar, filmleri çekenler, şiirler yazanlar, resimleri yapanlar bu kaygıyı güdenlerdir.)

***

Şehirde dolaşırken nedense herkes beni seyrediyormuş gibi geliyor. Çok garip. Sanki usta bir tiyatro yazarının karakteri gibiyim. Rolüm yazılmış. Ezberim elime tutuşturulmuş. Ezberliyorum ve oynamaya çalışıyorum. Üstelik tekrar oynama ya da bu role önceden hazırlık yapma şansım da yok. Kağıtlar elimde. Her sayfada yeni bir insanla tanışıyorum. Fakat tiyatro yazarı bana kesinlikle yardım etmiyor. Tüm bu yeni karakterleri benim tanımam lazım. Üstelik onlar da oyuncu. Belki farkındalar veya belki de değiller bu muazzam oyunun içinde olduklarından. Çünkü dünya öyle ustaca kurgulanmış ki (yüce yaradana saygılarımla) herşey çok gerçek. Elmalar tam da elma gibi. Bardaklar çok fazla kumdan ve kırıldığında elimizi kesiyor ve akan kan çok kırmızı.

Şehirde dolanırken ve aklımdan bunlar geçerken Haller' e uğruyorum. En sevdiğim mekan. Tam da sevdiğim insanla baş başa kalmak istediğim yer. Fakat şimdilik yalnızım. Meraklı gözlerle etrafı süzüyorum. Gene aynı keşmekeş. Aynı deli sorular beynime üşüşüyor. Çiftler.. Arkadaş gurupları..Aileler..Dükkanlar..O dükkanlardaki satıcılar..Hepsinin ayrı ayrı hayatları var ama bazılarınınki bir yerlerde kesişmiş. Peki ya kesişmeseydi? Tesadüflere inanır mısınız? Ya da kadere? Kader nedir sizce? Başımıza gelenlerin toplamı mı yoksa inandığımız ve belki de inanmak istediğimiz bir kavram mı?

Şekerli bir Türk kahvesi söylüyorum (en sevdiğim). O mekanda tek yalnız benim. Hemen çaprazımda orta yaşlı bir çift var. Karşımda ise genç bir çift. Arkamda, sağımda, solumda başka kalabalıklar da var ama onları süzmüyorum. Kahvem geliyor. İçiyor, içiyorum. Düşünceler asla durmuyor. Düşünüyor, düşünüyorum. Bu kahveyi neden bu kadar seviyorum? Ya da herhangi bir şeyi neden severiz? Bu sevgimize karşılık bekler miyiz? Sanırım hayır. Örneğin kahve içmeyi severiz ama onun da bizi sevmesini beklemeyiz asla. En fazla çeşitli şekillerle bizi büyülü dünyalara taşımasını isteriz.

Fallar...

Aslında hepimiz biliyoruz falın hiç bir şekilde geleceği yansıtamayacağını. Çünkü kader gerçek olsa bile gelecek asla sabit değildir. Her an yeniden yazılmaya namzettir. Bir olay olur ve kafanızdaki düşünceler şekilleniverir. Bu başka bir olayı tetikler ve siz bir bakmışsınız aklınızda hayalinizde olmayan bir geleceğe gidiyorsunuz. Ama bu da yarın değişebilir. Çok garip değil mi?

Kahvem bitmiş ve kapatmışım. Hatta soğumuş bile. Açıyorum ve kendi falıma bakıyorum. Yüreğim mi kabarmış ne? Bir kahve falı işte çoğu zaman bu cümle ile başlar. Nedense genelde hep tutar. Çünkü hayatından memnun olan çok az sayıda insan vardır. İnsanların yüreği hep kabarıktır. Hepsinin dertleri kendilerince çok büyük; mutlulukları da yetersizdir. Kaldı ki mutlu olsak bile bunun ne zaman biteceğini düşünürüz hep. Şöyle deriz içimizden ''Haydi mutluluk yitip git artık ki ben de sonsuz hüznüme geri döneyim'' Farkında olmadan bir üzüm salkımı gibi mutluluğu tüketiriz. Tamam kabul ediyorum dünyada hiç bir şey sonsuz değilidir ve her şey yitip gitmeye ve tükenmeye mahkumdur ama biz mutluluk konusunda biraz aceleciyiz. Hemen bitmeli ve hüzünlerimize geri dönmeliyiz. Mutluluk bizim için hep bir numara büyük bir elbise gibidir. Bol gelir hemen çıkartır atarız. Oysa onu o kadar çok beklemişizdir ki ve belki de sahiden haketmişizdir de. Sabırla doğru anı kollamışızdır. Bulunca o şeyi, anlamışızdır mutluluk bu olmalı diye. Ama insan yanlarımız, ama şu garip anlatılması güç kimyamız öyle bir çalkanmaya başlar ki içimizde, sanırız ki içimiz dışımıza çıkacak ve bu mutluluğu elimizden alıp gidiverecek.

Bazen de şu olur: Fazla iyi gelir herşey. ''Yok'' deriz. "Bu kadar muntazam olmamalı". Bir yerden mutlaka bir şey çıkacak. Yani o anın, o şeyin tadını çıkarmak yerine kusur aramaya başlarız. Ne yaptım da hakettim bu mutluluğu ben? Ne zaman elimden kaçıverecek? Ya gene eski mutsuz günlerime dönersem? Soruların ardı arkası kesilmez. Bence boşverin soruları. O ana odaklanın. Zevk alın. Haydi diyelim ki elinizden alınacak bu mutluluk. Eee ne yapalım? Giderse de gider. Siz şu an mutlu musunuz? Mutlusunuz. Bu ne anlama gelir aynı zamanda? İleride de olabilirsiniz. Çünkü artık bunu yaşadınız ve hazırlıklısınız. Boşverin kaçarsa kaçsın mutluluk. Çünkü bir insan hiç bir zaman sadece bir kez mutlu olmaz!

***

Bir kahve falından bu kadar şey kurgulamam garip geliyor. Hemen hesabı isteyip kalkıyorum. Şehrin caddelerine geri dönüyorum. Fakat içimde garip bir his var. Sanki ilkokul öğretmenim arkamdan yanaşacak ve kulağımı çekecek gibi. ''512 Emre ne yapıyorsun burada?'' ve ben o öğrenci psikolojisini çoktan atlattığımdan pişkin bir cevap yapıştıracağım ''Ne yapıyor gibi görünüyorum. Yürüyorum işte. Hem sanane bundan. Gezmek, tozmak suç mu? O verdiğiniz ödevi yapalı onseneler geçmiş hocam. Şimdi hayat bana ödevler veriyor ve hayat sizden daha iyi bir öğretmen! Hemen eklemem lazım. Sizi hiç sevmemiştim.'' Çok bozulup uzaklaştığı bir sahne düşlüyorum sonra...

Bu hayalin kahvenin verdiği tadı bozmasına izin vermemeliyim diyerek, gezip tozmaya devam ediyorum. Bir alış veriş merkezinin önüne geliyorum. İçeri dalıyorum. Yürüyen merdivenlerden çıkıyorum. İçimden de bu binanın dizaynını yapana okkalı bir küfür geçiyor. En üst kata çıkıyorum. Çünkü orada sinema var ve sinema hayat demek. Ne zamandır merak ettiğim bir filme bir öğrenci bileti alıyorum (sadece hayat öğrencisi olduğumdan değil aynı zamanda yüksek lisans öğrencisiyim). Filmle ilgili yüksek beklenti içindeyim.

Yerime kuruluyorum. Salon çok ufak. Hatta bir evin salonunda izler gibiyiz filmi. O kadar samimi bir ortam oluşmuş ki en başta oturan hanımefendi birazdan çay servisi yapacak gibi geliyor bana. Yapmıyor tabi ki ama umut etmiştim ve biraz içerliyorum. Film başlıyor. Eh fena değil gibi. Fakat birden perde kararıyor. İçerisi zifir karanlık. İnsanlar cık cık çekiyor ama sonra o sesler de azalıyor. Ben de arkama sağıma soluma bakıyorum ama dedim ya zifiri karanlık. Sonra perdede bir ışık beliriyor. Güneşin doğuşu gibi diyeceğim ama gerçekten güneşin doğuşu. Bir güneş doğuyor ki Allah'ım ne kadar sarı ve güzel. Tüm salon aydınlanıyor. Farkediyorum ki benden başka kimse yok o anda salonda. Bir hayal bu biliyorum ama aldırmıyorum. Güneş yükseliyor ve perdenin tam ortasında duruyor. Sanıyorum ki o perde benim hayatım ve güneş de tam ortasında. Güneşten başka hiçbir şey yok. Sanıyorum ki o perde benim zihnim ve güneşten başka şey düşünemiyorum. Bir ara ışık o kadar parlıyor ki güneş gözlerimi alıyor. Ellerimle gözlerimi kapatıyorum. Sonra ışık hafifliyor güneş kayboluyor ve bir film başlıyor. Merakla izlemeye koyuluyorum. Fakat çok tuhaf! İzlediğim sahne bir sinema salonunda geçiyor ve oradakiler de bir film seyrediyorlar. Merakım iki katına çıkıyor. Kalp atışlarım hızlanıyor. Yerimde doğruluyorum. Film şöyle devam ediyor:

Dediğim gibi bir sinema salonu. Tek tük insanlar var. Salon benim şu an olduğum salon gibi ufak ama daha aydınlık. Kamera tek tek insanları gösteriyor bana. Yaşlı bir çift var en önde. Sonraki sıra boş. Bir sonraki sırada yan yana iki çift var. Sevgili gibi duruyorlar. Arkalarında iki erkek oturuyor. En arkada ise üç genç kız. Kamera tek tek suratlarını gösteriyor bana. Hiç birisini tanımıyorum. Herkes çok yabancı. Sonra kamera arka sıradan tekrar önlere doğru süzülüyor. Bir çiftin tam karşısında duruyor. Çift biraz mesafeli gibi. Ama çift olduklarına eminim çünkü bunu biraz anlayacak kadar hayat dersini almıştım (seçmeli bir dersti). Yüzlerine perdeden yansıyan ışıklar vuruyor fakat kız daha aydınlık sanki. Hayır, oturduğu konumdan değil. Bu sanki ona has bir aydınlıkmış gibi. Güneş gibi. Erkek ise ay gibi daha çok. Kızdan gelen ışığı yansıtıyor sanki. Ama ikisi de mutlu görünüyorlar. Sonra fısıldaşmalar başlıyor aralarında. Oğlan kıza birşeyler söylüyor. Kız gülümsüyor. Ne dediğini duyamıyorum. Of keşke geri alma şansım olsaydı. Ama demekki daha dikkatli olmalıyım. Hayat gibi belki de bu filmin de geri sarma düğmesi yoktur!

Biraz sonra ikisinin de iç seslerini duyuyoruz. Fakat yönetmen belli ki bu bölümde bize oğlanın iç sesini vermek istiyor. Halbuki diyorum içimden kızınkini de verseydi daha güzel olurdu. Ama yönetmen o ve bir bildiği muhakkak vardır. Oğlan yerinde duramıyor sanki. Ne ki onun sorunu? İç sesi bize herşeyi anlatıyor.:

-Ne kadar da güzel bir kız. Allahım ne kadar mutluyum. Onunla sinemaya geldim. Kabul ediyorum film berbat ama olsun onun yanında olmak ne hoş bir şey.

-Acaba o da mutlu mu? Dur sorayım.... evet o da mutluymuş. Yaşasın. ..eyvah ya beni kırmamak için öyle söylediyse...yok o yalan söylemez..güneşim o benim..

-Şimdi ne düşünüyor ki acaba.. film de gittikçe kötü olmaya başladı....of ilk bölüm bitse bari... ne kadar ünlü oyuncu varsa doldurmuşlar filme... ve hepsi de figuran gibi olmuş yazık..!

-Acaba ileride de böyle sinemaya gelir miyiz? İster mi bir "ilerisi" olsun? Neden istemesin ki? Şimdiye kadar herşey çok iyi gitti.

-Of filmden iyice sıkıldım. Hastayım belki ondan mı? Boğazım da kuruyor. Ona baksam mı?...Baktım.. Çok güzel.. Çok tatlı..

-İtiraf ediyorum. Elini tutmak istiyorum. Biliyorum henüz erken ama istiyorum işte. Çocuk gibiyim. Yok aslında değilim. Aşk beni çocuklaştırdı.

-Tutsam ters mi teper? Beni yanlış anlamasından korkuyorum. Ama ya ters tepmezse ve o da elimi tutarsa?

Çocuk bu düşüncelerle boğuşuyorken film arası oluyor. Onların izlediği değil ama benim izlediğim çok heyecanlı geliyor bana. Daha önce kim bilir kaç kişinin başına gelen hadiseler. İlk defa sevdiğini söylemek, ilk defa elini tutmak, ilk öpücük.. Hepsi aşkın adımları. Ama bunları öyle bir zamanlamayla yapmalısınız ki, iki taraf da hazır olmalı. Yoksa karşı taraf sizi başka türlü algılayabilir ki bu en fenası olur.

Filmin ikinci yarısı başlamak üzereyken çocuk sonsuz bir cesaretle soruyor. ''Elini tutabilir miyim?'' Aslında böyle bir soru sorulmaz. Ya tutarsın. Ya tutmazsın. Ya bunun vakti gelmiştir, iki taraf da sinyaller verir. Ya da vakti gelmemiştir, cesaret bile edemezsin. Ama bu filmdeki çocuk hakikaten tuhaf! Böyle bir soru sorulmaz ama soruyor işte. Fakat kız o kadar iyi ki.. O kadar güzel ki.. Çocuğu kıskanıyorum adeta. (belki bir gün benim de...belki?) Bir anda kız elini uzatıyor. Herşey bir anda oluyor. Sanki hayat onların el ele tutuşmasını beklermiş gibi. Sanki onlar el ele tutuşamak için yaratılmışlar gibi...

Film sürüp gidiyor. Fakat çocuğun filmle alakası falan kalmıyor. Ara ara başını yukarı kaldırıp Tanrıya şükrediyor:

-Allahım daha mutlu olamam herhalde. N'olur bu mutluluk sonsuza dek sürsün. Daha fazlasını istemiyorum. Daha fazlasını beklemiyorum. Bu bile yetti bana. Nasıl olsa bir gün şu canımı alacaksın ya göğsümden. O şimdi olsun. Güneşimin yanındayken ve elleri ellerimin arasındayken ölebilirim. Gözlerimi sımsıkı kapatırım. Son kez bildiğim sureleri okurum. Şahadet getiririm ve ölürüm. Ama ölmemem gerek. Yok hayır! Ondan ayrılmış olurum o zaman. Yok Tanrım vazgeçtim ben. Sonra ölmek istiyorum. Biliyorum Tanrıyla pazarlık olmaz ama bir kaç kez daha fırsatım olsun ve o pamuğumsu elleri tekrar tutabileyim.

-Parmakları incenik ve kemikli. Sipariş versem bu kadar olur sanki. Tam hayalimdeki eller. Fakat ne garip Güneşin elleri buz gibi. Oysa gözleri sımsıcaktı. Fakat gerçekten ne garip güneşin elleri buz gibi. Oysa saçları ne kadar da sarıydı. Omzuma değdikçe yaktılar omuzlarımı ve tüm bedenimi. Bu aşk olmalı. Değilse nedir ?

-Ellerimi hiç bırakmasın istiyorum. Sonsuza dek tutsun. Biraz sıkılırsa bıraksın sonra özlesin tekrar tutsun. Çok şey mi istiyorum Allahım?

-Hala ellerimi bırakmadı. İstemese bırakırdı öyle değil mi ya? Yani meraktan da tutmuş olabilirdi. Ne hissedeceğini merak etmiştir ve tutmuştur. Sonra bir bahaneyle bırakabilirdi. Ama film bitecek neredeyse. (film mi o da ne?) ve hala bırakmadı.

***

Fim bitiyor. Yani onların izlediği film. Fakat sanırım benim izledğim bu film de bitiyor. Perde yeniden kararıyor. Ortalık yeniden zifiri karanlık. Sonra perdenin tam ortasında güneş yeniden beliriyor. Yavaş yavaş batıyor sonra. Nedense içime bir hüzün çöküyor. Birden en başta izlediğim filme dönüyorum. Hani ilk başta bilet alıp; (öğrenci hani) girdiğim gerçek filme. Fakat kısa süre sonra bu film de bitiyor. Neredeyse ikinci yarısını kaçırdığım için hiç bir şey anlamamış oluyorum ama olsun. Benim (sadece benim) izlediğim film daha güzeldi. O filmin başrolünde iki tane pırlanta gibi genç vardı. Hayalleri, umutları olan..her genç gibi. Kalpleri ne kadar temizdi şimdi anlıyorum. Birbirlerini seviyorlardı eminim. Fakat o filmin başı ya da sonu neydi acaba.? Bunu merak etsem de izlediğim kadarı bile bana müthiş zevk verdi diyorum kendi kendime. Salondan çıkıp sokaklara dönüyorum.

Işıklardan geçiyorum. İki yanımdan hızlı hızlı çiftler geçiyor. Kim bilir nedir telaşları? Sokaklar dolu. Hava güzel. Beni evime götürecek dolmuşlara geliyorum. En sevdiğim yer olan, nedense, en öne oturuyorum. Tanıdık bir kızı görüyor gibi oluyorum binerken ama o selam vermeyince ben de vermiyorum. Yol fazla uzun değil. Evime varıyorum. Yolda fazla bir şey düşünemiyorum. Yeterince kafamı yordum sanırım.

"Müsait bir yerde" deyip iniyorum dolmuştan. Fakat gerçekten en müsait yer burası mı kestiremiyorum. Neyse evime geliyorum. Kapıyı annem açıyor. Sarılıyorum. Şaşırmıyor, bırakmıyor, sormuyor! Sadece bütün anne şefkatiyle sarılıyor. Sonra babama selam veriyorum. Öpüşüyoruz. İki çocukları da şehir dışında olduklarından bu gelip gitmeler bizi hem üzüyor hem mutlu ediyor. Ama büyüyoruz değil mi? Ama bir gün bu ayrılıklar olacaktı biliyoruz değil mi?

Odama geçiyorum. Bilgisayarımı açıyorum. Bir kaç saat oyalanıp yatmaya karar veriyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Işığı söndürüyorum. Biraz sonra gözlerim karanlığa alışıyor. İnsan vücudu ne garip diyorum içimden. Herşeye ve her ortama mükemmel hızda uyum sağlayabiliyor. Yatağa uzanıyorum. Aklıma bugün başıma gelenler üşüşüyor. Uykum fazlasıyla geliyor. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Birden tekrar etmeye başlıyorum.

O filmdeki çocuk ne kadar da şanslı. Güneşini bulmuş ve onu ne kadar çok seviyor. Sonra kızı düşünüyorum. O da ne kadar şanslı. Kendisini bu kadar çok seven birisi var ve sevdiğini söylemekten asla utanmayan-sıkılmayan birisi. Çocuk ne kadar şanslı. Kız da onu seviyor galiba filmden anladığım kadarıyla. Seven bir kız kutsaldır ve asla incitilmemesi gereklidir. Çünkü bir kadın sevmişse asla unutmaz, asla utanmaz ve asla ihanet etmez. (istisnalar hariç) Kız ne kadar da şanslı diyorum içimden. Çünkü gerçekten seven bir erkek de asla vazgeçmez, asla yıkılmaz ve asla aldatmaz. (istisnalar hariç) Sonra farkediyorum ki bu filmin yönetmeni bundan sonra zaman olacak. Neler olup biteceğini zaman gösterecek. Bu iki şanslı insana gıpta ederken uykum çok fazla geliyor. Ve uyuyorum. Ama uyur halde tekrar ediyorum
kız ne kadar şanslı
çocuk ne kadar şanslı
kız ne kadar şanslı
çocuk ne kadar....

Emre C. 22/03/2009 15:11

Not:
Resim şuradan...

6 Ağustos 2009 Perşembe

Bir SON ŞANS hikayesi :)

Gönderen Lavinya Öz.

Sabahın ilk ışıklarıyla bir adam yalpalaya yalpalaya “BİR UMUT SOKAĞINA” girdi. Henüz aldığı müjdeyi ailesine götürüyordu. Bir haftadır uğramadığı evine gittiğinde o eski püskü bavulunu yine kapının önünde buldu.
“Yapma be Melahat, bende mi kabahat” dedi kimsenin duyamayacağı bir ses tonuyla.
Kapıyı çalmadı. Neden sormadı. Bağırıp çağırmadı. Yılda beş altı kez karşılaştığı bu duruma alışık olarak aldı bavulunu eline daha kepenklerini yeni açmış olan mahalle kahvesinin yolunu tuttu. Yer edindiği masaya oturdu. Çok acıkmıştı. Kahvenin çırağı Lütufkar annesinin saklama kaplarına bıraktığı peyniri, zeytini adamın masasına koydu.
“Necmi Abi sen başla. Ben şimdi yan fırından iki de taze somun ekmek alıyorum. Çayda üstünde. Beraberce artık Allah ne verdiyse.”
Necmi Abi yorgun, yaşlanmaya yüz tutmuş suretindeki gömük gamzelerini iliştirdi en güzel tebessümüne ve belli belirsiz başını salladı.
Lütufkar bir kaç dakika içinde üstünde dumanları tüten somun ekmeklerle geri döndü. Yanan ellerini ekmekleri masaya bırakarak kurtardı. Daha demini tam almamış semaverden ikide çay doldurdu. Kahvaltı boyunca hiçbir şey sormadı bu kendi kendine gülümseyen adama. Sessiz sedasız kahvaltılarını yaptılar.
Lütufkar ekmek kırıntılarının döküldüğü gazeteyi toparladı, dışarıya, kuşların yiyebileceği bir yere serpiştirdi. Sonra biraz daha demli iki bardak çay getirdi masaya.
“Eee! Necmi Abi, at yarışı nasıl gidiyor?”
Sadece: “İyi” dedi.
“Ev sahibiniz bir haftadır her gün kahveye gelip seni soruyordu, belki bilmek istersin.”
“Sağ ol!Bakkalı, manavı hiç anlatma emi?”
“Boş ver, oynama şu mereti. Şimdiye kadar ne kazanmışsın ki? Çocuklarının rıskını verme ganyanlara.”
Necmi Abi çok tuhaf gülümsedi:
“Tamam, vermem”
İki üç saat sonra yine beklendiği üzere Küçük Rıza kahveye geldi. Babasına yaklaştı:
“Baba , annem eve gelsin diyor” dedi.
Necmi Abi; bir elinde , içinde hiçbir zaman neler olduğunu bilmediği, eski püskü bavulu, diğer elinde Rızasının minik eli evinin yolunu tuttu. Ağır ağır yürüdüğü yol boyunca, cebinde 500 000 YTL’ lik çeyrek bileti(oysa cebindeki son 5 YTL ile almıştı. Nerden bilebilirdi ki o ufak bilet satıcısının , aslında bir kurtarıcının gönderdiği son bir şans olduğunu), aklında Melahatine söyleyeceği tek cümle vardı:
“DİLE BENDEN NE DİLERSEN MELAHAT”
LAVİNYA
(NOT:Son şansları kurtarıcının herkese vermediğini düşünürüm.Kimsenin son şans umuduna kalmaması dileğiyle).

5 Ağustos 2009 Çarşamba

CİLASIZ UMUTLAR

Gönderen Lavinya Öz.

Onu ilk tanıdığımda, kaç olduğunu çıkaramadığım bir yaştaydı. Ne parklarda oynayan bir çocuktu ne de olgun büyük bir adam. Şarkı söyleyerek parlatıyordu ayakkabıları, umursamıyordu dünyayı tıpkı dünyanın da onu umursamadığı gibi. Ayakkabı boyacılığı çok büyük yetenekler gerektiren bir işti onun için ve eminim, “cilalı bezi boyalı parmaklarıyla kavrayıp, sağa sola dans ettirmek” ; şu yeryüzünde en iyi onun yaptığı şeydi. Umutlarını parlatıyordu, hayatın ona vermediği umutlarını parlattığı ayakkabılarda umuyordu.

Her sabah ve her akşam, ders çıkışlarında çay ocağında aynı saatte rastlardım ona. Ne iş yaptığını soranlara saatine bakardı “sabah yedi, akşam beş” derdi memur edasıyla. Sabah yedi akşam beş. Sırf “memur” havası yaşayabilmek için, takardı belki o saati koluna(malum takım elbise ile memurluk yapılmazdı. İşin ucunda iki yakasını bir araya getirememek vardı ama saatli bir “boyacı memur” olmazsa olmazdı).

İlk kez o gün bu kadar yakınıma oturdu çay ocağında. Yan yana oturduk ilk kez. Uzaktayken; çekingen ama meraklı, yabancı ama ilgili olan bakışların ve farklı ufukların, yakındayken; girişken ve samimi bakışların açılarını aynı ufuk çizgisinde birleştirdiği o tuhaf zaman dilimlerinden birindeydik. Üçüncü boyutta ilk buluşmamızdı onunla. Boyalı parmaklarıyla simidi bölmesi ve çayını höpürdeterek içmesi biraz itici gelmişti bana. Ama daha sonra; böldüğü simidin diğer yarısını bana uzatan, soğuktan kanı çekilmiş o boyalı ellerini ellerimin arasına alıp, nefesimin buharıyla yüreğimin en sıcak köşesinde ısıtmak istedim ve avuç içlerini şükranla öpmek. Keşke… Bizler, insanoğlu olarak değişik bir mahlûkuz. Bazı duyguları göstermekten çekiniriz, sanki kişiliğimizden bir şeyler eksilecek sanırız, hâlbuki insan duygularını en iyi şekilde ve açıkça ifade ettikçe kişileşir. Keşke bunu 32 yaşımda değil de 20 yaşımda düşünüp algılaya bilseymişim ne çok şeyi kaybetmemiş ve ne çok şeyi geri kazanmış olurdum. Keşke simidi başımı iki yana hafifçe sallayarak reddetmek yerine, hiç değilse, bir ısırık alsaydım onun diş izinden. Keşke “beni yanlış anlamamıştır umarım” cümlesini beynimden geçirene kadar dilimden geçirseydim. Keşke bir zaman makinesi olsa ve… Ve keşke; hayatımda bu kadar “keşke” olmasa.
O simidicebindeki son parasıyla almıştı biliyordum. Hatta 1000 lirası çıkışmamıştı da, “istersen kalsın Hasan Abi” demişti kendisinden de küçük simitçi çocuk. Hasan ise ısrarla reddedip ne yapıp edip çıkarmıştı iç cebinin en gururlu köşesinden iki beş yüzlüğü… Çünkü hayat, varlığı paylaşamayanlara inat, ikisine de yokluğu paylaşmayı öğretmişti en acı yüzüyle.

Genelde boyacılar biraz açık gözlü bilinir. Çoğu, yarım yamalak boyar ve ayakkabılarımıza bir cila bile vurmadan, tereddütsüzce atarlar verdiğimiz parayı ceplerine ya da bana hep böyleleri denk geldi. Hasan onlardan değildi. Farklıydı O. Gözlemledim ben onu. Her sabah ve her akşam, sabah yedi de ve akşam beş de…



Ayakkabı boyacılığı değildi onun yaptığı iş. “Tek kişilik” bulunmaz bir gösteriydi. Arka arkaya öyle espriler patlatırdı ki komedi ustalarını bile kahkahalarla güldürecek cinsinden. Daha ilkine gülmemiz bitmemişken ikincisi gelirdi… Sonra üçüncüsü… Belki biraz kabaydı konuşma biçimi ama “kibar” dediğimiz insanın aslı nedir ki? Belki biraz da devrikti kelimeleri ama hep kelimeler devrik de bir biz miyiz düz olan? “Aksaray” a “Askaray” demeyi de, bana “Hocam” diye hitap etmeyi de yakıştırırdı kendine.

Her gün iki sefer ve mutlaka, yorulmadan sıkılmadan sorardı: “Topuklarını parlatayım mı hocam?” (Kovboy çizmesi giyiyordum ve yumurta biçimli topuklarım 6 cm uzunluğunda, 4 cm enindeydi, bitpazarından almıştım o çizmeyi, nur yağdığı dönemlerde). İçimden “MUZUR” derdim, dışımdan gülümseyerek. Her sabah ve her akşam. Sabah yedi akşam beş. Hafta sonlarında da sürekli aynı yerlerdeydim aynı insanlarla. “Sokak arkadaşlığı” ciddi bir arkadaşlıktır.

Değil tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkartmak, O; tatlı diliyle, yılanı yılan olmadığına dahi inandırabilirdi. Hep aynı arkadaşıma açtırırdı tezgâhının siftahını. Uğur getirirmiş güne, “UĞUR” ismi. Bol bol kullanırdı boyayı “torpil geçtim sana” diyerek iyice de parlatır, hep de yarı fiyat ücret alırdı ondan, prensipleri vardı.

Kırmızı boya sandığını yanında taşımazdı. Sandık çay ocağının bir köşesinde dururdu. Her sabah yedi de önce ocağın çayını demler sonra radyodan en acıklı şarkıyı seçer ve boya sandığını kaptığı gibi vururdu kendini sokaktan sokağa, caddeden caddeye, duraktan durağa, kahveden kahveye, köprüden köprüye, bardan bara… Aynı gün içerisinde bazen birçok kez karşılaşırdık, göz kırpardı gülümsetirdi beni (MUZUR!). Bazen kaş göz işaretiyle yanımdakinin kim olduğunu sorardı. Akşam çay ocağında görüşünce de “Hocam, kim ki sizi rahatsız ederse bu civarda, bir şikâyetiniz yeterli, beni karşısında bulur, bunu bilin!” derdi dayılanarak. Sağ elimi yüreğime götürür hafifçe eğerdim başımı önünde.

Boya sandığının üstü birçok şarkıcı resmiyle süslüydü. “Neden kırmızı?” diye sordum bir gün.
“Hep kırmızı bir bisikletim olsun isterdim olamayınca bende sandığımı kırmızıya boyadım” dedi sonra güldü muzur muzur “İnandın mı?”
“…”
“Ne kırmızı bisikleti hocam ya! Boyacıda fazladan bu renk kalmış verdi işte öylesine”

Bir gün de sigara içmeme kızdı. Şaşırttı beni sözleri:
“Her sigara insan yaşamından üç dakika alırmış. Yazık değil mi sana? Sen bu üç dakikayı sevdiklerinle, sevgilinle geçirsen ya!” Hasan; beni şaşırtmayı en iyi beceren tek kişiydi şu hayatta.

Sonbaharın en yağmurlu günlerinden birinde çay ocağında mahsur kaldık. Dışarıda dolu; dolu dolu yağıyor. Hiç kesilmeyecek gibi. Birer çay ısmarladı aramızdaki en yaşlı kişi. Ben ve Hasan yan yana radyoyu kurcalıyoruz, pek de iyi çekmiyor ya! Vivaldi çalıyor bir frekansta. Önce geçiyor sonra geri dönüyor frekansa ve beni yine şaşırtıyor hiç ummadığım anda:
“Dört mevsim değil mi bu?”
“Sen nerden biliyorsun Dört Mevsimi?”
“Ayıp sana, sen bilmiyor musun?” diyor MUZUR, gülümseyerek ve devam ediyor:
“Sokağın köşesindeki kitapevi var ya! Orada dinlerim ben bunu. Yağmurlu günlerde pek iş olmaz da. Ağabeylerim sağ olsunlar, kendi halimde dolanırım kitaplar arasında. Arada bir de beleşten boyarım ayakkabılarını. İşi kitabına uydurmak lazım değil mi değerli hocam? Ben öyle kimseye borçlu kalmak istemem”

Sonunda cesaretimi toplayıp soruyorum hayatına dair birkaç soruyu:
“Sen okumuyorsun değil mi?
“Ne okuması? İşim gücüm var benim.”
“Ama bak, sen okusan büyük adam olursun”
“Ben kardeşimi okutuyorum, beni kim okutacak?”
“Baban…”
“Ne babası? Bizi peydahlamış kaçmış bilinmez deliklere. Merak ediyorsan söyleyeyim. Hasta annem, ben ve bir de erkek kardeşim var şu dünyada. İşte tüm varlığım. Ben Cemal Süreyya’nın okul kitaplarına giremeyen şiirleri gibiyim”

“Cemal Süreyya’yı da mı biliyorsun?”
“Ne ayıp, sen bilmiyor musun yoksa?” diyor MUZUR ve devam ediyor:
“…Şanssızım diyemem ben kendi payıma/ Oluyor böyle şeyler ara sıra/ Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim/ Bütün çocuklar anlar da”. “…”

“Merak ediyorsan söyleyeyim. Karton toplayan bizim bir Çarıklı Nurullah var. Hayır, çarık filan giymiyor. Nerden gelmiş ismi belli değil. Zaten beni ilgilendiren de cismidir. Sağ olsun topladığı kâğıt, karton aralarında yırtık, atılmış bir kitap görse hemen bana gelir bilir ki alıcısı hazırdır”
“Ne kadara alıyorsun o kitapları?”
“ Okumasına”
“Anlamadım!?”
“Okuması yazması yoktur. Getirir bana verir ben de borcumu; kitapları ona da okuyarak öderim.”
“Sen nerden öğrendin okumayı?”
“Valla, işte onu ben bile henüz anlamış değilim. Anam desen ne okur ne yazar, kardeşim daha yeni söktü heceleri. Belki de; bir masal kitabımız vardı, bol resimli, tam çocuk işi. Resimlerine bakarak uydururdum hikâyeyi. Ne olduysa kendiliğinden oldu. Sonra bir de baktım ki okuyorum. Tuhaf değil mi?”

Birkaç gün görünmedi Hasan ortalıkta. Kime sorsam ki? Çay ocağının sahibi Ersin abiden sordum. Hastalanmış, grip düşmüş, yatak döşek. Adresi alıp da bir başvurmak istedim. Benim soracağımı tahmin edip anlamadığım bir sebepten “sorarsa sakın adresi verme” demiş. Sağlık güvencem yok, bir işim yok, param yok zaten bunlar olsa da elimde Hasan’ın adresi yok: Çaresizliğimden ürktüm. Tüm çay ocağı kadrolu tayfası ile aramızda alelacele toparladığımız parayla sadece vitamin ve ateş düşürücü ilaç ile birkaç şişe süt alıp Ersin abi ile gönderdik. Alçaklık yapıp izlemedim onu. Hasan istemiyorsa bizi orda, bir bildiği vardır dedim. Mamak dolmuşuna bindiğini gördüm sadece.

Emanetler yerine ulaşmış “borcumu en kısa zamanda öderim” diye de haber yollamış.

Merak içinde geçen birkaç günün ardından bir sabah geldi. Sarılmak istedim, yanaklarından öpmek. Keşke…
“Nasıl oldun?” dedim uzaktan uzağa yabancı gibi.
“Sence nasıl görünüyorum. Korkma, kötülere bir şey olmaz”
“Ama sen iyisin” diyemedim. Keşke…
“Sana bir şey olursa ailen ne yapar?” dedim.
“İşte orda çok haklısınız değerli hocam! O yüzden dilerim ki …”(boyalı ellerini açtı havaya) “Benim vaktim kardeşimi okutmaya annemi iyi etmeye yetmeyecekse toptan alsın bizi Rabbim yanına! Hiç değilse hepimiz tek bir kere ölmüş oluruz!”
“Nasıl konuşuyorsun öyle? Allah esirgesin. Bu nasıl laf? Delirdin mi?”
“En aklı başında dileğim. Âmin diyin”
“…”
Âmin dedim ama… İçimden dedim. Sırf o istediği için. Keşke…

Kış geçti. İlkbahar bitti. Yaza düştük. O gün son bursumu aldım artık mezunum ve önümüzdeki sonbaharda göreve başlayacağım. Bana “Hocam!” diyen hiçbir öğrencime kızmayacağım. Özel dersler vereceğim özel insanlara. İçimde karmaşık bir görev listesi, yüzümde sadece aptal olanların göremeyeceği bir gülümseme, telaşlı adımlarla koşturuyorum çay ocağına müjdemi paylaşmaya “Ersin Abi! Herkese benden bir çay! Kola isteyene de kola ver!” . Gülümsemem artarak devam ederken, aylardır sadece önünden geçtiğim, her geçtiğimde vitrine beni mıknatıs gibi çeken o; gümüş, el işlemeli kol saatini görünce frene basıyorum yine. Birkaç dakika düşünüyorum vitrinin önünde. Şu an alabilirim. Param yeter. Masrafım yok. Şu an alabilirim, bileğime sadece birkaç dakika uzaklıkta. Tam dükkâna girecek gibi oluyorum ki birden yönümü değiştiriyorum sokağın başındaki kitapevine doğru. Daha yavaş adımlarla ilerliyorum. Hasan’a alacağım kitapların listesini yapıyorum kafamda, listenin başında Cemal Süreyya var. Gün boyunca dikkat etmediğim bir haber dolanıyor kalabalıkta. Herkes şaşkın herkes üzgün. Dün, akşam saatlerinde Mamak da, bir terörist, bombalama eylemi gerçekleştirmiş, birçok kişi hayatını kaybetmiş. Bunları konuşuyorlar bağıra çağıra, lanetler savurarak havaya. Yakalanmış ama “Pişman değilim” demiş pişkin. Ben bencilce hiç ilgilenmiyorum konuşulanlarla. Kafamdaki listeye yenilerini ekliyorum ve giriyorum kitapevine. Kalp atışlarımın ritmi bozuk, kulağım çınlamalı, boğazımda anlam veremediğim bir kördüğüm, gözlerim endişeden duman altı. Kafamda oluşturduğum tüm listeyi alıyorum hem de peşin.

Paketletmeye bile gerek duymadan hızla çıkıyorum kitapevinden. İstikamet; çay ocağı. Yaklaştıkça nefesimin derinliği yetmiyor. Bir nefes alsam atmosferdeki oksijen tükenecek nerdeyse. Bacaklarım tutmuyor. Vücudumda inceden bir titreme. Başımda tarif edilmez bir zonklama, daha da yavaşlıyor adımlarım ve giriyorum çay ocağından içeri.

Kötüye işaret; radyo suskun, acıklı bir şarkı yok frekansta. İnsanlar başı eğik. Hiç biri yüzüme bakmıyor. Bir şeyler saklıyorlar beceriksiz suretlerinde. Ne ben bir şey soruyorum ne de onlar başlarını kaldırıyorlar yerden. Kırmızı boya sandığı; saat sabahın dokuzu ve hava günlük güneşlik olduğu halde yerinde duruyor, aşınmış askısının omuzları yerlerde. Anlıyorum ki artık şaşırma yetimi kaybetmişim; o boyacının, boyalı avuçlarında sıkı sıkı tuttuğu, gerçekleşen dualarında kaybetmişim şaşırma yetimi son şaşkınlıkla.

Elimdeki kitapları bırakıyorum sandığın üstüne, son bir gayretle “Hasan gelince verirsiniz!” diyorum ve çıkıyorum, bir daha asla girmeyeceğim, çay ocağının kapısından dışarıya .


Gözyaşlarım gururlu iç ceplerimde…


SAYGILARIMLA
LAVİNYA ÖZ.

NOTLAR:
BİR: Öyküm kısmen hayal ürünüdür.
İKİ: Öyküm yarışmada dereceye girememiştir :(((
ÜÇ: Değil derece mansiyon bile alamamıştır :(

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Ödünç Gamzeler/ 2

Gönderen Lavinya Öz.


(Ödünç Gamzeler isimli yazıyı yazdıktan seneler sonra dedim ki bence burada erkeğe de bir söz hakkı vermek gerekli :) ve şimdi bir de onun bakış açısından bakalım duruma :))

...
Neden benimle bu denli uğraşıyor sunuz? Benim gibi çirkin bir adam şu sahip olduğunuz güzelliğe ne vere bilir ki?(Size nasıl inanabilir ki?).
Kalbim parça parça… Bir daha mı?ASLA.(Bu tadilat hiç bitmeyecek).
Öyle bir zamanlama hatası var ki aramızda, uçurum gibi.Emin olun yaş farkı değil bahsettiğim, sadece ZAMAN farkı.
Siz çiçeği burnunda bir aşk istiyorsunuz genç bayan.Benimse, kapılarımı aşka kapatalı çok oldu(tıpkı perdelerim gibi).O yüzdendir, her sabah “GÜNAYDIN” larınıza cevapsız kalışım.( Bir sabah orada olmayacaksınız?)
Bu ısrar neden?
İnatçısınız.Çok inatçı.
Siz güzel vakit geçirecek geçici hevesler peşindesiniz.Ben, heveslerimi yitireli ne çok oldu bir bilseniz.Hevessizliğimdendir gözlerimi gözlerinizden kaçırışım, size olan inançsızlığımdandır kendimi kandırma telaşım.Güzelsiniz, şirin, hayat dolu ve ilgili…Bana yar ederler mi hiç sizi?
Keşke…Keşke, yüreğimde böylesi yıkıcı bir yangın olmasaydı.Keşke biraz korkusuz olabilsem size karşı.Korkumu yenebilseydim eğer, emin olun;bu safkan toprak gülücüklerinizle su serptiğiniz yüreğinde sizin için eşi benzeri görülmemiş ne çiçekler açardı.
Bugün taşınıyormuşsunuz(taşınıyormuşsunuz yüreğimden).EN İYİSİ BU!Parçalanmış, korkak ve külleşmiş bu yürekten kaçmak lazım.
Belki mektubunuza karşılık yazılmış bu kelimeler size asla ulaşmayacak, ama size ulaştırabileceğim iki gamzem var(inatçılığınızın hediyesi olsun).Bekleyin şimdi mahzenden çıkartacağım, size özel…
Bir gün dönmeye karar verirseniz eğer;belki de ben burada olacağım, daha cesur, daha ilgili ve daha sağlam bir yürekle.Kim bilir, belki de gerçek bir aile olabiliriz o zaman.
Saygılarımla
LAVİNYA ÖZ.
Eklediğim çalışma yine Eflatun Nuri Hocama aittir, kendisine gani gani rahmet diliyorum.

10 Temmuz 2009 Cuma

Ödünç Gamzeler

Gönderen Lavinya Öz.



Ufak bir tebessümdü aradığım o hiç değişmeyen simanızda. Belki bir gün gülüş olursunuz diye bekledim hep.

SİZDE GAMZE BULUNUR MU?
HİÇ GÜLDÜNÜZ MÜ SİZ?

Bir deneyin bakalım neler olacak; belki, yaşınızın çok ötelerinden yaşamınıza damlayan o iki sert dudak kıvrımınız ışık hızıyla yaşınıza dönüşür.

ÇİLEKLİ PASTA SEVER MİSİNİZ?

Bir ara yüz çizgilerinizi sayarak ulaşayım istedim yaşınıza.Olacak gibi değildi, belki yirmi belki yirmi beş çizgi vardı.her biri iki seneden hesaplansa…Olacak gibi değildi.Öğrenciydiniz biliyordum.Tıp Fakültesinde okuyordunuz.Sanırım son sınıftı.

BANA ANATOMİ ANLATIR MISINIZ?

Bir gün gülüş oluverirsiniz de aman kaçırırım diye ;okula gideceğiniz saatte damlıyordum kapıya, tüm güneş açmışlığımla “GÜNAYDIN” diyordum da…Sert bir kafa selamıyla ezip geçiyordunuz tüm günü.Niçin bu denli çok uğraşıyordum sizinle?Evet bilmediğim bir de bu vardı.Bugün size ellerimle bir çilekli pasta yapmışım ki sormayın…Sormazsınız zaten.Dudaklarınızın arasında iletişim kurmamızı sağlayacak bir şeyler var mı?Onu geçiniz.Gözleriniz desem, hiç bakmıyorsunuz ki…Şimdi kapınızı çalacağım ve pastanızı uzatacağım size.Muhtemelen ders çalışıyorsunuz.Ne iyi gelecek…

HİÇ AŞK BESLEDİNİZ Mİ?(Ne çabuk büyüyorlar bir bilseniz).

İyi ki ben seviyorum çilekli pastayı.Reddinizden sonra hepsini tek başıma yiyebileceğim ne güzel(!)Yalnız, paylaşımsız…

BENİ ÖZLEDİNİZ Mİ?

Kitaplara çok düşkündünüz.Günlerce kitap tavsiye ettim size.Hepsi için okudum dediniz.
SİZDE “ POLLYANA “ BULUNUR MU?(Yoksa yanınızda oda mı intihar etti, gülüşlerinizin ardından.Dayanamadılar değil mi?Ben dayanacağım.Sizse dayanamayıp ısrarıma güleceksiniz birgün).

SAKLAMBAÇ OYNAYALIM MI?
YILDIZ ARAKLAYALIM MI?
GÜNEŞ ARALAYALIM MI İÇİNİZE ?GÜLELİM Mİ BİRAZ? (Sonra dilediğiniz kadar ağlarız).

Ben yarın taşınıyorum.Ev sahibim burayı aileye verecekmiş.Ev sahibimiz aynı kişi olduğuna göre yakında sizin eviniz içinde bir aile bulacaktır.Hazırlıklı olun diye söylüyorum.

NE DERSİNİZ, AİLE OLALIM MI?(Aile olmayı da bilemeyecek kadar küçük değilim sizden).

Çok zor şeymiş taşınmak yüreğinizden.İnanamıyorum, yıllardır kapalı duranpencereniz, taşınışımı izlemek üzere aralanmış.Yılların şaşkınlığı üzerimde gülmeye çalışıyorum size.İnanmıyorum, yıllardır kapalı duran dudaklarınız gülümsüyor bana(bu tebessüm için taşınmaya değermiş).Anlaşılan “Ufak bir tebessümdü aradığım” başlıklı yazımı okumuşsunuz, posta kutunuza bırakmıştım çıkmadan önce…

Gamzeleriniz de varmış sizin.

GAMZELERİNİZDEN BİRİNİ ÖDÜNÇ VERİR MİSİNİZ?Saçlarımda yıldız tozlarıyla geldiğim gün iade ederim, eğer isterseniz.

(ORADA OLACAK MISINIZ?)

Saygılarımla

LAVİNYA ÖZ.
(Noktürn:Geldiğimde orada olmayacaksan gitmelerimi suçlarım).


Bu yazım 1996 senesinde GIR GIR da yayınlanan ve Eflatun Nuri hocamın çizimleri ile eşlik ettiği bir yazımdı kendisini bir kez daha rahmet ile anıyorum. Allah gani gani rahmet eylesin. Her daim gençlerin elinden tutmuş onlara yol göstermiş ve yön vermiştir. Sevgi saygı kucak dolusu.


Buraya eklediğim resim ona ait fakat başka yazılarıma eklediği çalışmalardandır, bu yazının orijinalini kaybettiğim için bu yazıma çizdiği çalışma sadece aklımda.

27 Haziran 2009 Cumartesi

İŞTE O!

Gönderen Lavinya Öz.

Adamın elleri, sanki saydam bir nesneye dokunmanın ilk heyecanıyla titrek, dokundu şarap kadehine. Oldukça tenha bir yudumun ardından, mırıldandı; “Dudaklarımız mıdır şarabı içen yoksa şarap mı dudaklarımızı içer?” Gülümsedi…Geceyi elinden sürükleye sürükleye getiren gündüzün o tatlı yorgunluğuyla yaslandı arkasına.Şu dakikayı seviyordu. Belki saat herhangi bir 2.20 yi gösteriyordu, belki şu dakikada birçok insan şarabını yudumlayarak kendini Vivaldi’nin asilliğine bırakmıştı, herhangi bir şekilde…
Oysa o farklıydı bu saatte, onun buluştuğu kahramanları olurdu, onlarla sabahın ilk ışıklarına değin sohbet ederdi… Taaa ki ilham perisi yanında getirdiği Tanrı misafiri kahramanı sabah olunca alıp götürene kadar… Bu saat onun ilham perisiyle buluştuğu bir zaman dilimiydi… O yazdıklarına ya da yarattığı karakterlere âşık değildi… O kendine bunları yazdıran perisine umutsuzca âşıktı… Son zamanlarda neler okuduğunu ve neler yazdığını düşündü. İlk aklına gelen; bir dergiye gönderdiği oldukça uzun mektuplar oldu sonra yırtıp yırtıp attığı onlarca karalama…Birçok kitap, dergi, araştırma yazıları, öyküler…

Çok okuyordu fakat eli kalemi kâğıda her ulaştırdığında, ilham perisinin portresini her çizmek istediğinde kilitlenip kalıyordu.Böyle zamanlar çok olurdu… Bu bir kuluçka dönemiydi… Sancılı geçerdi ama… Geçerdi… Geçmeliydi…Geçmek bilmiyordu.Faydalıydı bu dönem, çünkü hemen ardından tükenmeksizin yeni aşklar, yeni sevdalar, yeni öyküler ve yeni kahramanlar dökülürdü kaleminden… Geçerdi… Geçmeliydi…Geçmek bilmiyordu.

UMUTSUZ AŞKLAR!!!KARA SEVDALAR!!!
Sadece… AŞK…Neden hep aşklar?Ve neden bu soru şimdi?
O; yazabilmek için sürekli âşık olmanın, sürekli umutsuz bir sevda taşımanın gerekliliğine inanıyordu… Yazabilmek için herkese ve her şeye âşık olabilirdi. Çünkü yazmaya âşıktı… Çünkü aşka âşıktı…“Âşık olmanın, sürekli umutsuz bir sevda taşımanın gerekliliğine” inanmak… Bu inanç; ardı arkası kesilmez aşklar, âşıklar getiriyordu kalemine, hatta bazen kendinden habersiz kendini kandırma cüretkârlığına kadar uzanıyordu cümleleri… Her ardı arkası kesilmezliğe salıyordu kendini… Sadece yazmak içindi bu kalem ardı fedakârlıkları, sadece yazmak… Çünkü yazmak yaşamak demekti… Yazmak aile demekti… Yazmak paylaşmak ve rahatlamak demekti… Yazmak; onun tanıdığı en iyi terapistti…

Şıp âşık olmanın ve hep sevdalı kalmanın bir süreci var mıydı? Bu süreç sonsuz olabilir miydi? Sonsuzluk bir süreç miydi?Bir ES ne zaman ve neredeydi?Ona söylenmişti. Ona denmişti ki: “Kendin… Kendin… Kendin… Nereye kadar? Ya tükenmek?”

TÜKENMEK…

Bu kelimeyle asla bağdaşamayacağına olan inancıyla hep güldü söylenenlere. Daha da çok anlattı kendini… Anlattı… Anlattı… Anlattı… Sonunda ilham perisi ondan sıkıldı ve susturdu onu…Ansızın titremeye başladı, kalktı yerinden bir bardak daha şarap doldurdu ve çok gürültülü içti kadehi… Sonra bir tane daha… Bir tane daha… Titremesi hafifleyene kadar devam etti, sendeleyerek yaklaştı aynaya ve kendine bakışına baktı… Havaya kaldırdı kadehi, odanın loş ışığına tuttu. Cam ardından can içre ortama yayılan kızıl renkle beraber yayıldı bir ateş ılık ılık vücudunda… Bir kelime asıldı boşluğa: “Tükenmek”Gözleri aynanın soluna iliştirdiği fotoğrafa takıldı. Hani şu ilham perisini onun içinde hapsettiği güzellik… Aşkın sürekliliğini onda bitirmişti. İstem dışı onda olmak, izinsiz ve iz düşü onu almak… İşte sorunun cevabı:“Neden yazamıyordu? Aylardır”Çünkü insan yaşarken yazamıyordu.Birden müthiş yazarlarını düşündü…O, âşık olan müthiş yazarları(!)O, hiç tereddütsüz sevdayı anlatan müthiş yazarları(!)Güldü…Şarap çok acı buldu bu gülüşü bir yudum daha istemedi bu gülüşten (oysa mahzenden yeni çıkmış bir gülüştü bu).

Kulaktan kulağa anlatılan bir masal geldi aklına.“Bundan asırlar önce; iki kafalı, dört kol ve dört bacaklı yaratıklar yaratmış tanrılar. Bu yaratığa ‘insan’ ismini vermişler. Bu yaratıklar bir türlü anlaşamıyormuş kendileriyle… Sağdaki ayaklar doğru yol burası buradan gitmeliyiz derken soldaki ayaklar hayır doğru yol bu taraf diyormuş. Sağdaki eller yukarıyı işaret ederek buradan ilerleyeceğiz derken soldaki eller aşağıyı işaret edip hayır buradan diyormuş. Tanrılar bu anlaşamayan yaratıklara bir ceza vermek istemiş ve her birini tek kafalı, iki kol ve iki bacaklı yaratıklar olarak ayırmışlar ve her bir parçayı birbirinden milyonlarca km uzaklara yerleştirmiş. Ceza olarak bu ayrılan bedenlerin ruhunu tek bırakmışlar ve ömürleri boyunca ruhlarının diğer yarısını aramakla geçecek bir yaşam biçmişler bunlara. Bulmayı zorlaştırmak için de bir parça ‘fark etmezlik’ ekilmiş bedenlerine. Hep bir özlem köklenmiş içlerine, hep bir boşluk hâkim olmuş kalplerine…”

“İşte herkesin hayatta ki, tek amacı budur; ruhunun diğer parçasını aramak” dedi kendi kendine, kalan son bardak şarabı doldururken kadehine.Son kadehini, benliğinde üstün insanı hissetmenin fark edilirliği ve köklenmiş özlemin çürümüşlüğüyle aynaya iliştirdiği fotoğrafa doğru kaldırdı.

İşte o!(Peki, bunu o müthiş yazarlarına nasıl anlatmalıydı. Anlatmalı mıydı? Hayır. Artık sevda üzerine konuşulmamalıydı).

“Tanrıların Şerefine!”

Saygılarla
Lavinya Öz.